GİZLİ İTTİFAK/SUÇ İÇİN ANLAŞMA VE İHTİLALCİ YAPILANMA İLE İLGİLİ ÖRNEK YÜKSEK MAHKEME KARARLARI

324

KARAR 1- Askeri Yargıtay Daireler Kurulu’nun 24.01.1964 tarih ve 12 E./1 K. sayılı Kararı;

I. SUÇ:

a.    Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının tamamını tağyir, tebdil ve ilgaya ve bu kanunla teşekkül etmiş olan TBMM.’ni iskata ve vazifesini yapmaktan men’e cebren teşebbüs etmek,

b.    TCK’nın 146. maddesinde yazılı fiillere fer’an iştirak etmek.

c.    TCK’nın 146 maddesinde yazılı cürümler irtikap için gizlice ittifak yapmak.

d.   Bu gizli ittifaka muttali olduğu halde Hükümete haber vermemek suçlarından sanık olup aşağıda ve ilâmın ikinci bölümünde isim ve rütbeleri zikrolunan sanıklar hakkında evvelce mülga Ankara Sıkı Yönetim Komutanlığı I Numaralı As. Mahkemesinden verilen 5 Eylül 1963 tarih ve 963/1 Esas sayılı ilk mahkumiyeti hükmünün Askeri Yargıtay 1. dairesinin 31 Kasım 1963 tarih ve Esas 963/2171 sayılı İlamı ile bozulması üzerine bu kerre Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı nezdinde kurulan 1 numaralı Askeri Mahkemede icra kılınan duruşmada ve 25 Kasım 963 tarihli oturumda, ikinci bölümde adları ve rütbeleri yazılı 37 sanık hakkındaki bozma ilamına uyulmayarak ilk hükümde ısrar olunmasına karar verilmiştir.

Mezkur ısrar kararı üzerine tesis edilmiş olan 5 Aralık 1963 tarih ve Esas 963/18 Karar 963/4 sayılı mahkumiyet hükmü; gerek sanık ve gerekse sanık vekilleri tarafından temyiz olunması ve Askeri Yargıtay Başsavcılığının 20 Aralık 1963 tarih ve 63/2398 sayılı ısrar hükmüne ait tebliğnamesiyle, sanıklardan mühendis Deniz Alb. GG., Em.Kur.Alb. EA. ve EM. Hv. Kur. Alb. FI. haklarındaki mahkumiyet hükmünün bozulmasına dair dairenin 10 Ocak 1964 tarih ve Esas 963/2548 Karar 964/1 sayılı ilamına karşı 13 Ocak 1964 tarih ve 63/2398 sayılı tebliğnamesiyle itiraz edilmiş ve dava dosyası Daireler Kuruluna tevdi edilmiş olmakla:

a.    İcra başlangıcı:

Prensip itibariyle ceza tehdidi altında bulunmayan hazırlık hareketlerinin nerde bittiğini ve ceza tehdidi altına alınmış olan icra hareketlerinin nerde başladığını bütün suçlar için kesin olarak tayin edecek müşterek ölçüt mevcut olmadığından (icra başlangıcı)nın, suçun nev’i ve mahiyeti ile hadisenin hususiyetine ve her sanığın kastının tebarüz ettirmeye yarayacak hareketlerine göre tayin edilmesi iktiza eder.

Taşıdığı vahamet dolayısıyla kanun koyucu, bir taraftan dava konusu nev’inden fiillerin (teşebbüs) halini bile en ağır ceza tehdidi altına alırken diğer taraftan bu çeşit suçların işlenmesinin tevlit eyleyeceği tehlikelerden cemiyeti korumak için de, faillerine, vazgeçmelerini temin maksadıyla çok müsamahalı bir sisteme gitmiştir.

Kanuna hakim olan bu ruh ve sistem muvacehesinde teşebbüs hali dahi ceza tehdidi altına alınmış olan fakat işlenirken teşebbüs haliyle icra başlangıcı çok defa birbirine karışacak ve hatta birleşebilecek suç şekillerini ihtiva eden TCK’nın 146’ncı maddesi tatbik edilirken her sanığın muhtelif icrai hareketi veya hareketleri arasında mevzuu bahis suçu işleyeceğine şüphe bırakmayacak şekilde kastını tebarüz ettiren ilk fiil ve hareketinin (icra başlangıcı) olarak kabul edilmesi iktiza etmektedir.

Her ne kadar hüküm mahkemesi ısrar kararında; icra başlangıcı hakkında ilk kararındaki noktayı nazarından rücu ederek son görüşünü kararın 47’nci sahifesinde açıkladıktan sonra (TCK’nın 61’inci maddesinin ruhuna sadık kalınarak iltibasa mahal vermeyecek şekilde “neticeye yaklaşan fiil ve hareketlerin” bu olayda icra başlangıcı kabul olunduğu ve ezcümle Ankara grubunun ihtilal hareketinin 20/21 Mayıs gecesi icra olunmasına dair verdiği kararın İstanbul grubu tarafından 17 Mayıs 1963 tarihinde CK.’nın evinde görüşülüp tasvip olunması ve müteakiben de bu harekatta vazife alacak şahısların Ankara ve İstanbul’da tertip edilen toplantılarda birbirleriyle tanıştırılmaları, görevlerinin açıklanması, plânın gözden geçirilmesi ve bu suretle Ordu birliklerinin bilerek veya bilmiyerek harekâta hazır bir duruma sokularak emir komuta zincirinin koparılması gibi) fiil ve hareketler sebebiyle Anayasayı ihlâl suçunun 17 Mayıs 1963 tarihinden itibaren icrasına başlanmış olduğu kabul edilerek bu yolda tatbikat yapılmış ise de:

Sanıkların mezkur fiil ve hareketleri bu safhada henüz zahire çıkmamış bulunduğuna göre kastı cürümlerinin her türlü iltibasa meydan vermeyecek şekilde ve mutlak surette Anayasayı ihlale matuf bulunduğunu kabule götürebilecek ortada fiili durumları mevcut bulunmadığı gibi TCK’nın 146’ncı maddesindeki suçun unsurlarından olan cebir halinin de henüz bu safhada mevcut olmaması muvacehesinde sanıkların yukarda icraya esas kabul edilen fiil ve hareketlerinin de artık suçun işlenmesinden dönülemeyecek derecede neticeye (suça) yaklaşmış ef’al ve harekat olarak da ad ve kabulüne hukuken imkan görülememiştir.

Ezcümle; İhtilal kararının verildiği 17 Mayıs 1963 tarihi ile ihtilal harekatının yapılacağı 20/21 Mayıs 1963 tarihleri arasında ve harekat başlamazdan evvel Anayasayı ihlal kastı ile gizli ittifaka girmiş olanlardan biri veya birkaçı kendiliklerinden çekilmeleri mümkün olduğuna ve çekilmiş oldukları takdirde de haklarında TCK’nın 171/3’üncü maddesi gereğince ceza verilemeyeceğine göre 17 Mayıs 1963 tarihini icra başlangıcı kabul etmenin kanuna aykırılığı kendiliğinden ortaya çıkmış olacağı gibi.

İhtilal grubunca, hükümetin duruma muttali olup bütün askeri birliklerini alarm durumuna geçirerek gerekli tedbirleri almış olduğunun öğrenilmesi gibi zorunlu sebeplerde de 20/21 Mayıs gecesi yapılacak harekattan kendiliklerinden vazgeçmelerinin de mümkün ve muhtemel olduğuna (31 Mart – 1 Nisan gecesi yapılacak harekatta bu sebeple vazgeçildiği gibi) ve bu takdirde ise hukuki durumlarının TCK’nın 171/2’nci maddesinde yazılı gizli ittifak hududu içinde kalacağına göre icranın 17 Mayıs 1963 tarihinde başladığının kabulü ile haklarında 146’ncı maddeden ceza tayin olunmasının kanuna aykırılığı da açıkça görülmektedir.

Hüküm mahkemesinin icra başlangıcına esas kabul ettiği hususlar aslında birinci dairenin 10 Ocak 1964 tarih 963/2548 Esas sayılı ilamının bu mevzua ait kısmında da tafsilen izah olunduğu veçhiyle Anayasayı ihlal suçunun hazırlık hareketlerinden ibaret olup mevzuu bahis hadisede ise icranın 20/21 Mayıs gecesi harekata iştirak edecek kimselerin evvelden hazırlanan plan gereğince görevleri mahalline hareket ve fiiliyata geçmeleriyle başlamış telakki olunmasının suçun hususiyetine ve TCK’nın 61. maddesinin vaz’ettiği prensibin ruhuna daha uygun bulunması itibariyle sanık ve sanık vekillerinin bu noktaya matuf temyiz itirazları tebliğname veçhiyle yerinde görüldüğünden her sanığın maddi olaydaki mesuliyet derecesinin bu görüşe uygun olarak tetkik olunmasına oybirliği ile,

b.    Sanıkların Suçta Mesuliyet Dereceleri:

Her ne kadar mahkeme TCK’nın 146. maddesinde zikredilen suçun çok failli suçlardan olduğu ve mezkur suçun işlenmesi için ittifak etmiş ve irade birliği yapmış olan kimselerin suçun icra safhasında fiil ve hareketleri ne olursa olsun suçun işlenmesinden aynı derecede sorumlu ve hem fiil bulundukları mülazahasiyle tatbikat yapılmış ise de:

Evvelemirde; bu suçun bir şahıs tarafından da işlenebilmesinin mümkün olduğuna ve bu suçta çok failli suçlarda bulunması icap eden şart ve unsurlar mevcut olmadığına göre mezkur suçun mutlak olarak çok failli suçlardan ad ve kabulü mümkün olmadığı gibi mahkemenin hadisede suçun hazırlık safhasında fiil ve hareketleri ne olursa olsun aynı derecede mesul ve suçta hem fiil bulundukları yolundaki görüş ve tatbikatı da TCK’nın 146. maddesindeki suçu işlemek maksadı ile yapılan mücerret gizli ittifak (ki 146. maddedeki suçun hazırlık safhası) ile bu ittifak hududunu aşan ve 146. maddedeki suçun işlenmesine fiilen teşebbüs (ki 146. maddedeki suçun icrası) safhasının birbirine karıştırılmasından ileri gelmiş olması sebebiyle hatalı ve kanuna aykırı görülmüştür.

Zira, gizli ittifaka dahil olanlar gizli ittifakın hududu içinde kaldıkça (TCK’nın 171/1’inci madde ile) aynı derecede mesul iseler de bunlardan gizli ittifak hududunu aşarak ihtilale fiilen iştirak etmiş olup 146’ncı maddedeki suçu işlemiş bulunanlar fiil ve hareketlerinin suça müessiriyet derecesine nazaran yani suça asli veya fer’i fail durumunda bulunmalarına göre mesul tutulmaları ceza kanunumuzun iştirake ait hükümlere kabul ettiği cezai mesuliyet sistemine de uygun bulunması itibariyle sanık ve sanık vekillerinin bu cihete matuf temyiz itirazları tebliğname veçhiyle varid ve kabule şayan görülmekle her bir sanığın suçtaki durumunu bu görüş tahtında tetkikine oybirliği ile;

c-Mahkemenin takdir hakkına matuf temyiz itirazları:

Filvaki prensip olarak doktrinde takdir hakkı; bir suç karşılığı olarak suçluya verilecek cezanın suçluya uydurulması diğer bir tabir ile cezanın şahsileştirilmesi demek olduğuna göre raiyyet edilen bir davada kanuni hafifletici sebeplerden takdiri hafifletici bir sebebin mevcut olup olmadığını kabül etmek yetkisi mücerret mahkemeye mevdu ve hak olup bu hakkın murakabeye tabi tutulamayacağı kabül edilmekte ise de, tatbikatta mahkemelerinbu takdir hakkının büsbütün murakabesiz bırakılması halindebir  takım keyfi ve indi tatbikatta şebinnetice adaletsizliklere yol açılmış olacağımülahazasıyle bu takdir hakkının istimalinin bazı kayıt ve şartlarla Yargıtay murakabesine tabi tutulmasında zaruret görülerek bu yolda içtihat olunmuştur.

Ezcümle suç ve suçlu ile alaka ve münasebeti olmayan bir ahvalin mahkemelerce tahfif sebebi kabul olunması (takdirde zaaf) ve keza bir davada mahkemece takdiri tahfif sebebi olarak kabul olunan bir hususun maznunlardan  bir kısmı hakkında tahfif sebebi kabul edilip aynı durumda bulunan diğer maznunlar hakkında tahfif sebebi kabul olunmaması (takdirde tezat, keyfilik) gbi hallerde mahkemenin bu takdir hakkına müdahale etmenin yerinde ve adaletin tecellisinde daha uygun düşeceği içtihat olunmuştur. Bu sebeple sanık ve sanık vekillerinin mahkemenin takdir hakkında müdahale edeceği yolundaki temyiz itirazları tebliğname hilafına bu sebeple varid görülerek kabulüne ve bu hususun ileride her sanığın durumunda ayrı ayrı incelenmesine oy birliği ile karar verildi.

KARAR- 2: Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin, 25.04.1966 tarih ve Esas No: 975, Karar no: 975 nolu Kararı

2-Muhtelif yerlerde müteaddit toplantılar yaparak milli inkılâp hareketiyle teessüs eden Hükümet ve Millî Birlik Komitesini vazifesinden cebren iskat eylemek maksadiyle konuşmalar yapıp, hareketin sureti cereyanı hakkında fikir serdeylemek ve harekâtı, askeri birliklerden temin edilecek top, silâh, cephane, para ve vesair vasıtalarla yapmayı aralarında kararlaştırmaktan sanık Eskişehir Birinci Hava Üst Jet Eğitim Komutanlığında Üstçavuş RB, Elektrikçi RO, FT ve bunlardan gayri olarak aynı maksatla halkı Hükûmet aleyhine isyana teşvik eylemek kastiyle ayrı ayrı grup halinde toplanarak konuşmalar yapmak ve hususi vasıtalara Hükûmeti ve Millî Birlik Komitesini devirmek için toplantılar yapmaktan sanık Oto Elektrikçisi DÖ ve ŞÜ’ın bozma üzerine yapılan duruşmaları sonunda:

Suçlarının sübutuna ve sanıklardan R, R ve F’nin vasıtaları henüz temin eylemedikleri için gayri meşru olarak kurulan bu cemiyetin silâhlı bir cemiyet ve çete vasfını iktisap etmediğinin anlaşılmasına ve haklarında takdiri azaltıcı sebebin kabulüne mebni bunlardan R, R ve F’nin TCK. nun 171 inci maddesinin birinci fıkrasiyle 1. fıkranın 2. bendi, 173/son ve 59. ve sanık D ile Ş’in zikri geçen 171 inci maddenin 2. fıkrası, 59 ve 173/son maddeleri uyarınca R, R ve F’nin üçer sene 4 ay ve D ile F haklarında 31 inci maddenin uygulanmasına ve bunlardan R’nin Bursa’da, R’in Adapazarı’nda ve F’nin Adana’da birer sene 4’er ay ve D’un Balıkesir’de ve Ş’in Kayseri’de onar ay ikametle bu müddetleri içerisinde genel güvenlik gözetimi altında bulundurulmalarına ve 1212 lira 60 kuruş yargılama giderinin sanıklardan müştereken tahsiline duruşmalı olarak Yargıtayca incelenmesi sanıklar tarafından istenilmiş ve dair (ESKİŞEHİR) Ağır Ceza Mahkemesinden verilen 9.6.1965 günlü hükmün para yatırılmış olduğundan dava evrakı C. Başsavcılığından tebliğname ile Yargıtay Birinci Ceza Dairesine gönderilmekle sanık RB, RO, FT ve ŞÜ haklarında duruşmalı ve duruşmaya gelmeyen ve müdafii göndermeyen sanık D’un temyizi hakkında duruşmasız olarak yapılan inceleme sonunda aşağıdaki karar tesbit edildi :

1.Sanıklardan DÖ yapılan tebligata rağmen duruşmaya gelmediği ve vekil de göndermediği cihetle buna ait incelemenin duruşmasız olarak yapılmasına,

2.Kendilerinin askerî hakim ve ayrıca sorgu hakimleri tarafından tesbit olunan ifadelerine ve Hava Astsubayı MT’nin şahadetine ve incelenen dosyaya göre sanık DÖ ile ŞÜ’ın da silâh tedariki suretiyle hükûmeti devirmek için gizlice ittifak edip plân hazırlayan sanık RB, FT ve arkadaşları ile birlikte hareket ettikleri anlaşılmasına göre fiilleri TCK. nun 147. maddesi delâletiyle 171 inci maddenin 1 inci fıkrasının iki sayılı bendine girdiği halde kararda yazılı maddelerde ceza tayini yolsuz görülmüş ise de; aleyhlerine temyiz olmadığından bu yolsuzluğun bozma sebebi sayılmamasına;

3.Sanıkların, 27 Mayıs 1960 inkılâbından sonra kurulmuş olan hükümeti evvelce hazırladıkları sivil askerî depolardan elde edecekleri silâhlarla ve ayrıca inkılâbı müteakip halktan toplanıp, hükûmet konağının altındaki mahsende bulunan silâhları almak suretiyle silahlandırıldıktan sonra düzenledikleri plân dairesinde bazı sivil ve askerî makamları sarıp abluka altına alarak zorla devirmek için anlaştıkları, bu maksatla sık sık buluşup, konuştukları, sanıklardan Eskişehir Hava Üst Bakım Komutanlığında Assubay bulunan RB’in assubaylar arasında taraftar kazanmaya çalışarak Assubay NÜ, MÖ, CT, İB ve Eskişehir 988 inci Uçak Savar Topçu Taburunda çavuş YA’a bu yolda telkin ve tekliflerde bulunduğu ve adı geçen sanığın şahit YA’a (aramızda bir parola hazırlıyacağız, içimizde subaylar da bulunsun. Askerî birliğe geldiğimiz zaman bizi tanısınlar, sen bize çavuş, onbaşı ve subaylardan taraftar bul, harekât gününü ayrıca bildireceğiz.) diye söylediği ve başka bir gün de (Askerî cephaneliğin krokisini hazırlıyacaksın, birlikten sten tabanca ile mermi tedarik edeceksin) yolunda talimat verdiği ve kendisinden ayrıca bu işte kullanılmak üzere on takım asker elbisesi istediği ve sanık FT’nın da; temin edildiklerini bildirdiği sivil şahısların ihtilâl günü topçu bayırına geleceklerini, verecekleri işaret üzerine bu şahısların askerî silâh deposunu basıp, elde edecekleri silâh ve mermilerle silahlanacaklarını ve sonra hükûmet binası ile kararlaştırdıkları askeri makamları ve havaalanını kontrol a]tında tutacaklarını ve (Milli İrade Teşkilâtı) adını verdiği bu teşkilâta bazı yüksek rütbeli subayların da dahil olduğunu konuşmaları arasında beyan ettiği ve keyfiyetin ilgili makamlar tarafından haber alınması üzerine işe el konularak soruşturmaya başlandığı toplanan delillerin karar yerinde incelenip, tartışılması suretiyle kabul, olay niteliğine ve soruşturma sonuçlarına uygun şekilde – iki sayılı bentte yazılı tenkit hariç olmak üzere – vasfı tayin kılınmış, sonradan vaki inkâra dayanan savunmaları gerekçeleri gösterilmek suretiyle reddedilmiş, sanıklar her ne kadar Eskişehir Sorgu Hakimliği ile duruşmada olayı ve üstlerine atılan suçu inkâr ederek bundan evvelki ikrar ve beyanlarının cebir, tazyike müstenit olduğunu ileri sürmüşler ise de; Askerî Tahkikat Hakimliğinde ayrıca, Askerî Sorgu Hakimin de tesbit olunan ifadelerinde, Hükûmeti devirmek ve o sırada Yassıada’da duruşmaları yapılmakta olan tutuk şahısları serbest bırakmak için ne şekilde konuşup, anlaştıklarını ve kurdukları plânlan teferruatiyle açıklamak suretiyle ikrar ettikleri görülmüş, assubay MT, CT, İB, MÖ ve NÜ’nün aynı makamlarda ve çavuş YA’ın bütün safhalardaki beyanları mahkemenin kabulünü teyit eylemiş, askerî tahkikat ve sorgu hakimleri huzurunda vaki ikrar ve beyanların doğruluğundan şüpheyi gerektiren bir sebep görülmemiş ve binbaşı AA, sanık RB’in önce inkâr ettiğini ve kendisinin bir askerin dürüst olması lâzım geldiğini, yalan söyleyemeyeceğini bildirmesi üzerine ağlıyarak boynuna sarılıp, suçunu ikrar ettiğini ve kendisini bu işe FT’nın teşvik ettiğini söylediğini ve diğerlerinin de aynı suretle ikrarda bulunduklarını hiç birisine tazyik yapılmadığını bildirmiş, incelenen dosyaya, mevcut delillere, karar yerinde gösterilen gerekçelere göre sanıkların suçlarının sübutunun kabulünde ve varılan sonuçta isabetsizliğe rastlanmamış olduğundan hükmün (ONANMASINA) oybirliğiyle karar verildi.

KARAR- 3:  Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 09.10.2013 tarih ve Esas No: 2013/9110, Karar No: 2013/12351 sayılı Kararı;

Türk Silahlı Kuvvetlerindeki teamüller gereği 2003 yılı Yüksek Askeri Şurasında Deniz Kuvvetleri Komutanı olacak Donanma Komutanı Oramiral Özden Örnek ve Hava Kuvvetleri Komutanı olacak Harp Akademileri Komutanı Orgeneral Halil İbrahim Fırtına ile mutabakata vardığı anlaşılan 1. Ordu Komutanı Orgeneral Çetin Doğan’ın, 28 Şubat sürecinde elde edilen kazanımlardan istenilen düzeyde istifade edilememesi ve ülkede hızlı bir zemin kayması yaşandığı gerekçesiyle, serbest demokratik seçimlerle iş başına gelmiş siyasi iktidarı hükümetten uzaklaştırma ve bu amaç doğrultusunda kara, deniz ve hava unsurları olarak harekat ve eylem planları hazırlama ve hazırlanan planları gerçekleştirebilmek için Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yasal hiyerarşik yapısı dışında ayrı bir hiyerarşik yapılanmaya gitme kararını aldıkları,

Bu kapsamda 1.Ordu Komutanı Çetin Doğan’ın, ittifak ettiği ast birlikleri olan 2, 3, 5 ve 15. Kolordu Komutanlarından, kara unsurlarına ait harekat ve eylem planlarında görev alacak askeri personelin belirlenmesini istediği; 2, 3, 5 ve 15. Kolordu Komutanlıkları ile 1.Ordu ve Harp Akademileri Komutanlığınca belirlenen isimler üzerinden Balyoz Güvenlik Harekat Planının eki olan “görevlendirmede yetkili personeli” belirleyen EK-A listesinin oluşturulduğu anlaşılmıştır.

765 Sayılı TCK’nın 171 ve 5237 Sayılı TCK’nın 316. Maddeleri;

Yukarıda da değinildiği üzere, yasa koyucu suçun konusunu farklı açılardan korumak üzere farklı suçlar düzenlemiştir. Bu bağlamda kalan ve 765 sayılı TCK’nın 171/2 ile 5237 sayılı TCK’nın 316. maddelerinde düzenlenmiş bulunan gizli ittifak suçu, “hükümeti cebren ıskat veya vazife görmekten cebren men etme” suçunu hususi vasıtalarla işlemek konusunda gerçekleşecek bir irade birliği ile tamamlanacaktır. Buradaki amaç suç cebren işlenecek olduğundan, ittifak iradesinin de cebir içermesi gerektiği tabiidir. İttifakın; vasıtaları tespit etmiş olması, ciddi, amaca yakın ve korunan hukuki değeri tehlikeye düşürecek nitelikte bulunması gereklidir. Suçun oluşması için vasıtaların temin edilmiş olması gerekmez.

Bu ittifakın sağlanması ve ittifak edenlerin iradelerinin tek bir irade haline gelmesi ile bu suç oluşacağından, cebir de içeren bu ittifakın icabı olarak, bu ittifakı takiben amaç suçun icrası kapsamında gerçekleştirilen faaliyetler, amaç suçun, yani hükümeti cebren ıskat veya vazife görmekten cebren men etme suçunun icra hareketleri sayılacaktır. Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 05.11.1987 tarih ve 1987/103-161 sayılı kararında da belirtildiği gibi, “T.C.K.nun 171. maddesinde belirtilen ittifak suçu: İttifaka dahil kişiler arasında fikir uygunluğunun belirli, programlı bir şekle girmiş olması, vasıtaların tespit edilmesi ve gayeye yakın, ciddi ve tehlikeli olmasıdır. Teşekkül eden ittifakın gayeye ait bir takım faaliyetlerde bulunmuş olması halinde ise esas suça ait icra hareketlerine başlanılmış olmaktadır.”

Bu açıdan bakıldığında; Balyoz Güvenlik Harekat Planı, Suga Harekat Planı ve Oraj Hava Harekat Planının hedef, yöntem ve içerikleri, bu planların birbirleri ile uyumları, ortaya koydukları amaç, organizasyon ve çalışmalar, diğer belgeler ve seminer konuşmaları ile tüm dosya kapsamından, sanıkların meydana getirdikleri oluşumun, icra hareketleri başlamadan önce amaç suçun işlenmesine ilişkin bir ittifakı içerdiği açıkça görülmektedir.

Buna göre; gerçekleşen ittifak olgusunun 765 sayılı TCK’nın 147. ve 5237 sayılı TCK’nın 312. maddelerinde düzenlenen suçu işlemeye yönelik olduğu, bu suçu hususi/elverişli vasıtalarla işlemeye ilişkin bulunduğu, sayısal yeterliliği ve gizliliği içerdiği, maddi olgularla belirlenen bir biçimde gerçekleştiği ve amaç suça yönelik olarak harekete geçmekten başka yapacak bir şey kalmayacak şekilde tamamlandığı görülmektedir. Sanıklarca gerçekleştirilen ittifak, suçun hem 765 sayılı TCK’daki hem de 5237 sayılı TCK’daki unsurlarını taşımaktadır.

Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 24.12.1987 tarih ve 1987/173-208 sayılı kararında da belirtildiği gibi, ittifakı bizzat gerçekleştirenlerle birlikte sonradan bu ittifaka dahil   olanlar  da gizli  ittifak  suçunun failleri olabilir. Buna göre; amaç suça yönelik icra hareketlerinin başlangıcında mevcut olan anlaşmaya dahil olduğu tespit edilen, ancak; amaç suçun icrasına yönelik faaliyetlerin içinde bulundukları kuşkuya yer bırakmayacak biçimde saptanamayan sanıkların hukuki durumunun, şüpheden sanık yararlanır ilkesi gereğince ittifak suçu kapsamında kaldığının kabulü gerekmiştir.

Bu kapsamda, 765 sayılı TCK’nın gizli ittifak suçunu düzenleyen 171. maddesinin son fıkrasında “Cürmün icrasına ve kanuni takibata başlanmazdan evvel bu ittifaktan çekilenler ceza görmezler” ve 5237 sayılı TCK’nın 316. maddesinin 2. fıkrasında “Amaçlanan suç işlenmeden veya anlaşma dolayısıyla soruşturmaya başlanmadan önce bu ittifaktan çekilenlere ceza verilmez” denilmek suretiyle etkin pişmanlık hali düzenlenmiştir. Yukarıda da açıklandığı gibi, somut olaydaki suçun icrasına başlanmasından sonra, ancak; “soruşturmaya başlanmadan önce” gerçekleşen ve çekilme olarak kabul edilmesi gereken halin, 5237 sayılı TCK’nın 316. maddesinin 2. fıkrasına uyduğu ve bu düzenlemenin ittifak suçunu işledikleri kabul edilen sanıklar bakımından lehe olduğu anlaşılmaktadır.

 – Balyoz Güvenlik Harekat Planı kapsamında kendilerine kişiye özel olarak görev tevdi edilen ve bu onurlu görevi kabul eden personel olarak nitelendirilen “görevlendirmede yetkili personel” başlıklı EK-A listesi ile Suga Harekat Planı kapsamında hazırlanan “görev bölümü” başlıklı EK-A listesinde yer alıp, yasadışı oluşumdaki konumları itibariyle dahil oldukları ittifakın mahiyetini bilecek durumda olan ve fakat ittifakın amacı istikametindeki faaliyetlerin içinde bulundukları kuşkuya yer bırakmayacak biçimde saptanamayan sanıkların hukuki durumları yukarıda açıklandığı şekli ile ittifak suçu kapsamında değerlendirilmiştir.

KARAR

III-a) Sanıklar …. hakkında kurulan hükme ilişkin incelemede; Balyoz Güvenlik Harekat Planı kapsamında kendilerine kişiye özel olarak görev tevdi edilen ve bu onurlu görevi kabul eden personel olarak nitelendirilen “görevlendirmede yetkili personel” başlıklı EK-A ile Suga Harekat Planı kapsamında hazırlanan “görev bölümü” başlıklı EK-A listelerinde yer alıp, yasadışı oluşumdaki konumları itibariyle dahil oldukları ittifakın mahiyetini bilecek durumda olan ve fakat ittifakın amacı istikametindeki faaliyetlerin içerisinde bulunduklarına dair her türlü  kuşkudan  uzak, kesin ve  inandırıcı  delil elde  edilemeyen  sanıkların, yukarıda da ayrıntısı ile açıklandığı üzere; sübut bulan eylemlerinin amaç suçun işlenmesine yönelik ittifak suçu kapsamında kaldığı, suç için gerçekleştirilen ittifakın dosya kapsamına göre soruşturmanın başlangıcına kadar temadi ettiğinin kabulünün de mümkün olmadığı nazara alındığında, soruşturma başlamadan önce ittifaktan çekilmiş olarak kabul edilmesi gereken sanıklar hakkında lehe olan 5237 sayılı TCK’nın 316/2. ve CMK’nın 223/4-a maddeleri gereğince “ceza verilmesine yer olmadığına” karar verilmesi gerekirken, suç vasfının tayininde yanılgıya düşülerek yazılı şekilde mahkumiyet hükmü kurulması,

KARAR-4: Askeri Yargıtay Daireler Kurulu’nun, 18.02.1988 tarih ve 7/15 sayılı Kararı:

TCK’nın 171’inci maddesinin “125, 131, 133, 146, 147, 149 ve 156. maddelerde yazılı cürümlerden birini veya bazılarını hususi vasıtalarla işlemek üzere birkaç kişi aralarında gizlice ittifak ederlerse, bunlardan her biri aşağıda yazılı cezaları görür:” şeklindeki açık ifadesinden anlaşılacağı gibi, gizli ittifak suçu, birkaç kişinin vasıta ve gaye bakımından anlaşmalarını, yani belirli suçların belirli vasıtalarla işlenmesi hususunda birkaç kişinin iradelerinin birleşmelerini ifade etmektedir.

Maddede belirtilen ittifak suçu: İttifaka dahil kişiler arasında fikir uygunluğunun belirli, programlı bir şekilde girmiş olması, vasıtaların tespit edilmesi ve gayeye yakın, ciddi ve tehlikeli olmasıdır. Teşekkül eden ittifakın gayeye ait birtakım faaliyetlerde bulunmuş olması halinde ise esas suça ait icra hareketlerine başlanılmış olmaktadır.

TCK’nın 171’inci maddesinde belirtilen hususi vasıtalar kastedilen cürmün icrasını hazırlayan, önlem alınmadığı takdirde cürmün icrasını sağlamaya elverişli vasıtalardır. Kanun koyucu değişen sosyo-ekonomik yapı ve teknolojiye göre hususi vasıtaların sürekli değişebileceği, bu vasıtaların TCK’nın 125. maddesinde sözü edilen “matuf fiilin” icrasını sağlayabilecek etkenlerin tahmin ve tarif edilemeyeceği gerçeğinden hareketle açık bir tarif ve örnek ortaya koymamış ve geniş bir kavram olan hususi vasıtalar deyiminin anlam ve takdirini hakime bırakmıştır.

Bununla beraber elverişli vasıtaların da zaman içinde, gayeye doğru alınacak mesafenin uzunluğuna ve kısalığına göre aşama aşama ortaya çıkarılmasının ittifakça önceden alınan kararla tespit edilmesi de mümkündür.

KARAR-5: Askeri Yargıtay 3. Dairesi’nin, 04.09.1984 tarih ve 107/375 sayılı Kararı

Kanunumuzun 171’nci maddesi hükmü, mehaz kanunun 134’üncü maddesinde yer almış olup, bu madde de kaynağını Fransız Ceza Kanununun 89’uncu maddesinde bulmaktadır. Ancak mehaz kanunun 134’üncü maddesi ile kanunumuz arasında bazı farklar mevcuttur. Bu farkları burada saymaya lüzum görülmemiştir.

Suçun maddi unsuru belirli vasıtalarla belirli suçları işlemek için ittifak teşkilidir. İttifaktan maksat, birden fazla kimseleri belirli gaye üzerinde birbirine uygun iradelerinin izharıdır. Bu iradelerin neticeyi doğurabilecek derecede sıkı ve neticeye yakın, ciddi olması gereklidir. İttifak teşkili bu mahiyeti itibariyle basit suç düşüncesinden, protestodan farklıdır. Basit bir fikir uyuşmasının suçun teşekkülü bakımından kafi olmadığı açıktır. Anlaşma ve gayenin devamlı bir mahiyet arz etmesi şarttır. Buna karşın teşekkül eden ittifakın gayeye ait birtakım faaliyetlerde bulunmuş olması şart değildir. Bilakis bu şekildeki hareketlere geçilmekle artık ittifak suçunun dışında bir sahaya girilmekte ve esas gaye suça ait icra hareketlerine başlanılmış olmaktadır. Hatta gaye suçların çoğu icraya başlanılmakla tamamlanacağından, belki de suç işlenmiş olacaktır.

TCK’nın 171’inci maddesinin son fıkrasına göre, “cürmün icrasına ve kanuni takibata başlanmazdan evvel bu ittifaktan çekilenler ceza görmezler.” Kanun bu cezasızlık sebebini ittifaka dahil herkes için kabul etmiştir.

Kanun metninden de anlaşılacağı üzere, bu maddenin uygulanabilmesi için iki ön şartın birden tahakkuku gereklidir. Yani ittifaktan çekilme hali her halükarda esas gaye suça ait icra hareketlerine başlanmadan ve yine kanuni takibata da başlanmadan önce olmalıdır. Bu iki husustan birine başlanılması halinde artık muteber ve kanuna uygun bir çekilmeden söz edilmeyecektir.

Maddede belirtilen kanuni takibatın hazırlık tahkikatını ve yetkili makamlar tarafından yapılan tahkikatları dahi kapsadığı kabul edilmektedir. Bunun ötesinde takibatın ittifaktan çekilen kimse için olması şart olmayıp, ittifaka dahil herhangi bir kimse için başlamış olması şarttır.

Çekilmeden maksat irade uygunluğunu geri almaktır. Çekilmenin iradi olması ve diğer ittifak üyeleri tarafından bilinmesi de zorunludur.