Silahlı Örgüt Hakkındaki Kitabım ve Konuya İlişkin Görüşlerim İle İlgili Kimi Eleştirilere Cevabım

297

“Güncel Yargılamalar Işığında Silahlı Örgüt (TCK’nın 314.Maddesi)” isimli eserim e-kitap olarak yayınladım. Kitapta yer verdiğim görüşlerime twitter hesabımda da yer verdim. Yine konuya ilişkin çeşitli makaleler yazdım. 

Okuyucu ve takipçilerim ile arkadaş ve meslektaşlarım tarafından olumlu ve olumsuz bir çok dönüt aldım. 

Bana yapılan geri dönüşlerin çoğunluğu olumlu olsa da, aralarında hatırı sayılır miktarda eleştiri de vardı. Yapılan eleştirileri genel olarak şu başlıklarda toplamam mümkün: 

-Türkiye’de hukuk ve adalet kalmamıştır. Hukuki savunmalara mahkemeler hiç bir şekilde itibar etmediğinden kitapta belirtilen hususların da hiç bir anlamı yoktur ve zaman israfıdır.
-Birçok kişinin cezasının bittiği ve bazı kişilerin de 4 yıldır tutuklu olduğu dikkate alındığında, hukuksuzlukları ileri sürmek hiç bir anlam ifade etmez.

-Kitap bu zamana kadar neden yayımlanmamıştır?

-Bu kadar mağduriyetin yaşandığı ve düzelme ihtimalinin olmadığı bir dönemde insanları ümitlendirmek umut tacirliğinden başka bir şey değildir.
Bu yazımda eleştirilere kısaca cevap vermek istiyorum. 

1. KİTAP NEDEN YAZILDI?


Türkiye’de terör ve örgütlü suçlar bakımından son 20 yıl içinde pratik uygulama bakımından ciddi yetersizlikler vardır. Hakimler ve öğreti PKK, Hizbullah  ve DHKP-C örgütleriyle ilgili yargılamalar dışında bir pratiğe sahip değildir. Bu nedenle; suç örgütü, terör örgütü, silahlı örgüt kavramları birbirine karıştırılmakta ve aralarındaki temel farklar göz ardı edilmektedir. Yine, Yargıtay’ın silahlı örgüt kabulünde aradığı “matuf eylem, amaç suç, matuf eylem yargılaması” gibi en önemli kriterler de neredeyse unutulmuştur.

Ayrıca, 2003 yılında terör yasasında yapılan çok önemli değişikliler de mahkemelerce dikkate alınmadığı gibi savunmalarda da bu hususlara gerektiği gibi yer verilmemektedir. Hakimlerin bir kısmı korkudan, bir kısmı şahsi beklentiden ve bir kısmı da bilgi ve kaynak eksikliğinden fahiş hatalar içeren karalar vermektedir. Yazdığımız kitap ve makalelerde yer verilen hususlar şahsi görüşlerimiz olmayıp onlarca yıllık Yargıtay uygulamasına dayanmaktadır. Alanında çok önemli bir boşluğu doldurduğunu düşündüğümüz kitaptaki hususlara savunma, itiraz ve temyiz dilekçelerinde  mutlaka yer verilmelidir. Temennimiz, benzer nitelikte daha fazla kitap ve makalelenin yazılmasıdır.

2. KİTAP NEDEN 4 YIL SONRA YAZILDI?

Türkiye’de hukuksuzluğun geldiği zirve ortadadır ve savunma yapan avukatların bile örgüt üyeliğinden tutuklandığı bir dönem yaşanmaktadır. Kitabın yazımına çok daha önce başlansa da, terör suçları konusunda tecrübeli insanlara, eski tarihli içtihatlara ve bu konuda yazılan kitaplara ulaşmak ve bunları bulunduğumuz ülkeye getirmek çok zamanımızı almıştır. Gerekli dökümanlara ulaştıktan sonra da, binlerce içtihadın taranması, konuyla ilgili eserlerin tasnifi ve okunması uzun sürdüğünden kitabın yazımı da geciktirmiştir.

3. KİTABI FARKLI KILAN HUSUSLAR NELERDİR?

Türkiye’de örgüt ve örgütlü suçlar konusunda az da olsa yazılmış eserler vardır. Ancak, hiç birinde suç örgütü, terör örgütü, silahlı örgüt (hatalı olarak kullanılan silahlı terör örgütü) kavramları arasındaki farka Yargıtay içtihatları bağlamında yer verilmemiştir. Silahlı örgütü terör örgütü ve suç örgütünden ayıran en önemli kriter amaç suç-matuf suç- matuf eylem kavramlarıdır ve bu kavramlar bilinmeden bir yapının silahlı örgüt olduğuna kimin karar vereceği, örgütün ne zaman kurulmuş sayılacağı ve kimin bu örgütün mensubu kabul edileceği gibi hususlara doğru bir cevap verebilmek mümkün değildir. Örneğin FETÖ/PDY yargılamalarında örgütün ceza hukuku bağlamında hangi tarihte kurulduğu, örgütün amaç suçunun ne olduğu, hangi tarihteki üyeliğin ve eylemin suç teşkil ettiği, uzun yıllar bu yapının içinde görev alıp sonrasında iktidara yakınlaşan bazı kişilerin niçin yargılanmadığı, aynı eylemi gerçekleştiren kişilerin değişik illerde neden farklı cezalar aldığı, temel cezanın belirlenmesinde TCK’nın 61. maddesinde olmayan bir çok yeni kriterin yasal dayanağının ne olduğu gibi bir çok sorunun cevabı son yıllarda yazılmış kitap, makale ve yargısal içtihatlarda yoktur. Olması da mümkün değildir. Zira silahlı örgütte olmazsa olmaz unsur olan “matuf eylem, matuf suç” bilinmeden bu sorulara doğru cevap verilemez ve çelişkiler giderilemez. Yargıtay 16. Ceza Dairesinin FETÖ/PDY’yi silahlı örgüt olarak kabul ettiği, Ceza Genel Kurulu’nun onadığı ve tüm mahkemelerin esas aldığı bu kararlarda ciddi hatalar yapılmış, yani ilk düğme yanlış iliklenmiştir. Bu kararlardaki fahiş hatalar giderilmeden ve her aşamada bu hatalar dile getirilmeden doğruya ve adalete ulaşmak mümkün olmayacaktır.

4. ARTIK ÇOK GEÇ VE YAPILACAK BİR ŞEY KALMAMIŞ MIDIR?

Bilindiği üzere, yerel mahkemece verilen bir karar istinaf edilerek bölge adliye mahkemesine, bu mahkemenin kararının temyizi üzerine de Yargıtay 16. Ceza Dairesine gelmektedir. 16. Ceza Dairesi kararı onadığı takdirde kişiler bireysel başvuru yoluyla Anayasa Mahkemesine (AYM) ve sonrasında da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’(AİHM) ne gidebilmektedir.

FETÖ/PDY soruşturmaları kapsamında 600 bine yakın kişi hakkında soruşturma yapılmıştır. Bu bağlamda, binlerce kişinin yargılaması devam ettiği gibi binlercesinin dosyası da Yargıtay’da beklemektedir. Ancak, silahlı örgüt suçunun esasına ilişkin AYM’ye intikal eden ve AYM’nin tüm itirazları içeren bir başvuruyu reddettiği bir kararı henüz yoktur. Aynı şekilde, esas bakımından AİHM’in de verdiği bir kararı  yoktur. Kısaca, savunma ve itirazlar bakımından iç hukukta ileri sürülebilecek daha birçok imkan bulunmaktadır. Bu bağlamda; yerel mahkemelerde, istinaf ve Yargıtay’da bulunan dosyalara kitapta ve yayımlanan makalelerde yer verilen hususların ek savunma ve ek temyiz dilekçesi olarak sunulmasında fayda vardır.

Yine, AYM ve AİHM’e yapılacak bireysel başvurularda bu hususlar mutlaka dile getirilmelidir. Savunmalar hukuki çerçevede yapılmalı ve Yargıtay’ın on yıllardır uyguladığı hukuk, kitapta yazılanlar bağlamında dile getirilmelidir. AYM’nin siyasi saiklerle karar verdiği ortadadır. AİHM’in de siyasi tesirlere açık olduğu, dosyaları incelemeden geri gönderdiği ve esas girmekten kaçındığı gibi eleştireler yapılsa da, esasa ilişkin yaptığı inceleme ve verdiği kararlarında hukuki çerçeveden bütün bütün uzaklaştığını söylemek mümkün değildir. Evet yargılamalar uzun yıllar sürmektedir. Belki politik ya da mahkemeye yapılan devlet bağışları nedeniyle o devletin aleyhine olabilecek kararları bir an evvel vermekten kaçınmaktadır. Ancak, esas girerek verdiği kararlarında açık usul ve esas hataları bulunduğunu söylemekte yanlış olacaktır. Yani, AİHM usulüne, şekil şartlarına ve ilke kararlarına uyularak yapılan müracaatlarda genel olarak hukuki kararlar vermektedir. Bu nedenle, Türkiye’de ileri sürülmeyen ve güçlü olmayan hukuki savunmaların neticesinde AİHM’i sorumlu tutmak yanlış olacaktır ve iç hukukta yapılacak savunmaların hiçbir karşılık bulmayacağı bilinse bile bunların ilerde yapılacak AİHM başvurusu için mutlaka dile getirilmesi gerekir. Zira ikincillik ilkesi gereğince yerel mahkemelerde, istinaf ve temyiz başvuruları ile AYM nezdinde ileri sürülmeyen hususların AİHM nezdinde ileri sürülebilmesi mümkün değildir.
Ayrıca, yeri gelmişken Yargıtay tarafından onanarak kesinleşen kararlar bakımından da CMK’da öngörülen bir itiraz yolu hakkında bilgi vermekte fayda vardır. Bu itiraz yolu, CMK’nın 309, 310 ve devamı maddelerinde düzenlenen “Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının kanun yararına başvuru hakkı” dır. Düzenleme gereğince; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı yalnızca temyiz edilmeden kesinleşen kararlar için değil, Yargıtay tarafından onararak kesinleşen kararlar için de cezanın kaldırılması veya hükümlüye daha hafif bir ceza verilmesi için doğrudan doğruya veya başvuru üzerine Yargıtay ilgili ceza dairesine re’sen başvurabilir. Uygulamada kişiler Yargıtay C.Başsavcılığına itiraz dilekçeleri göndermekte, Yargıtay C.Başsavcılığı da gelen itiraz dilekçesi üzerine dosyayı elektronik ya da fiziken temin ettikten sonra yeniden incelemekte, hukuka aykırılık tespit ederse bunun düzeltilmesi için ilgili ceza dairesine başvurmaktadır. İlk dilekçenin Başsavcılık tarafından itiraz sebebi yerinde görülmeyerek reddi halinde, ilgili kişi ikinci, üçüncü, dördüncü kez itiraz dilekçesi gönderebilmektedir. İlk red kararından sonraki dilekçe üzerine dosya yeniden ele alınmakta, ancak bu sefer dosyayı başka bir Yargıtay C.savcısı okumaktadır. Üçüncü dilekçede de yine dilekçeyi okuyan Yargıtay C.savcısı değiştirilmektedir. Bundan sonraki dilekçelerdeki incelemeler elektronik ortamda, ancak savcı değiştirilmeden yapılmaktadır. Kısaca, bu başvuru yolunda ilgililer süre ve sayı bakımından sınırsız bir müracaat hakkına sahiptir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı her dilekçe üzerine mutlaka bir inceleme yapmak ve neticede verdiği kararı ilgiliye bildirmek zorundadır. Bu nedenle, kitapta yer alan konular incelenerek ilgililerin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına başvuru yapması için müracaat etmelerinde fayda vardır.

5. UMUT TACİRLİĞİ Mİ YAPIYORUM?

Gerek balyoz ve gerekse Ergenekon davasında yargılanan sanıklar bir çok hocadan hukuki görüşler alarak ciddi hukuki savunmalar yapmışlardır. Yani basın yayın dışında savunma haklarını sonuna kadar kullanmışlar ve kararlarının Yargıtay tarafından onanmasına rağmen müracaatlarından vazgeçmemişlerdir. AİHM, balyoz sanıklarının başvurularını red etmesine rağmen geri durmamışlar ve bu kez Birleşmiş Milletlere (BM) müracaat etmişlerdir. BM’den alınan ihlal kararı AYM ye ibraz edilmiş, AYM de BM’nin ihlal kararının gerekçe göstererek ihlal kararı vermiştir. Devamında da yerel mahkeme AYM’nin kararı üzerine kesinleşmiş kararı kaldırarak birçok sanığı beraat ettirmiştir.

Kısaca, hukuken hiçbir şey tamamıyla bitmez. Türkiye’de belki şimdi yerel mahkemelerde hak aramak ve adaleti temin etmek çok zordur. Ancak, bu durum sonuna kadar devam etmeyecektir ve bu nedenle hukuksuzlukların ortaya çıkması adına mutlaka hukuki içerikli savunmalar yapılmalıdır. Bunun için de sürecin bitmesini temenni eden ve buna inanaların haklarını alabilmeleri için zamanında müracaatlarını yapmaları şarttır. Zira süreye ve başvuru şartına bağlanmış bir hakla ilgili süresi içinde ve şekle uygun olarak başvuru yapılmadığı takdirde, aradan 100 yıl da geçse bu hakkın elde edilebilmesi mümkün değildir.