TEHLİKENİN FARKINDA MISINIZ?

1955

TEHLİKENİN FARKINDA MISINIZ?

Son beş yılda Gülen Hareketi mensuplarına yapılanlar dikkate alındığında, tehlikenin boyutunu tasavvur etmek mümkündür. Zira bu süreçte, terör mevzuatı ve yerleşik Yargıtay içtihatları bir kenara bırakılmış ve bir şekilde Gülen Hareketi ile irtibatı olmuş veya bu harekete sempati duymuş herkes; eğer iktidara biat etmemiş ya da itirafçı olmamışsa ya ağır cezalara çarptırılmış ya da tutuklanmıştır.

Daha önceki yazılarımızda belirttiğimiz ve eleştirdiğimiz gibi, her dönemde hukuki hatalar yapılmıştır. PKK, Hizbullah, Madımak ve Hizb-ut Tahrir yargılamalarında bazen iktidarın baskısı ve bazen de konjonktürün etkisiyle Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi, içtihatlarının aksine kararlar vererek rejimi koruma refleksiyle mağduriyetlere sebep olmuşlardır. Ancak, bu yargılamalardaki kişi sayısı sınırlı olduğu gibi, hiç birinde insanlığa karşı suç teşkil edecek uygulamalara başvurulmamıştır. Ayrıca, eski kararlar incelendiğinde, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi üyelerinden az da olsa, muhalif kalıp görüşünü tarihin hakemliğine bırakan hakimlerin olduğu görülecektir.

Oysaki günümüzde, Gülen Hareketi mensuplarıyla ilgili yargılamalardaki fahiş hatalar savunmalarda dile getirilmesine rağmen, yüksek mahkeme kararlarında bu hususlara hiç değinilmemekte ve hatta avukatların savunmalarda bu hususları dile getirilmelerine bile engel olunmaktadır. Kısaca, hakikatin cılız sesi iktidarın kulaklarını sağır etmektedir.

Tüm yargı makamları, yürütmeye bağlı emniyet birimlerince önceden hazırlanmış metinleri kopyala/yapıştır yaparak gerekçe olarak kararlara eklemektedir. Böylece, binlerce sayfadan oluşan, ancak sanık ile eylem arasında irtibat kurmayan ve sanığın olaydaki kastını ve kusurunu ortaya koymayan metinler iddianame ya da gerekçeli karar olarak sunulmaktadır. Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi de, bu metinleri (iddianame ya da mahkeme kararı demiyorum) tekrar ederek ve bırakın esasa ilişkin hataları görmeyi, sanık adı, tarih, yer ve zaman bakımından yapılan maddi hataları bile görmezden gelerek, kutsal metin muamelesi yaptıkları bu metinleri aynen onamaktadırlar. Bölge adliye mahkemelerinden ise hiç bahsetmeye gerek yoktur. Zira bu mahkemelerin yargılama sürecini uzatmak dışında bir fonksiyonları bulunmamaktadır.

TERÖR ÖRGÜTÜ MENSUBİYETİNDE MANEVİ UNSUR

Terör örgütü üyeliği suçunun manevi unsuru doğrudan kasttır. Doğrudan kast, suçun tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir. Bilmek ve istemekten maksat; örgütü bütün unsurlarıyla ve özellikle de, nihai amacını suç tarihinden önce bilmek ve bu amacın gerçekleşmesini istemektir.

Bir yapılanmanın terör örgütü olduğunu bilmek, onun üyesi olunduğu anlamına gelmez, ayrıca sanığın o örgütün üyesi olduğu da ispatlanmalıdır. TCK’nın 314. maddesinde örgüt üyeliğinin tanımını yapılmasa da, üyelik için ise bazı şartların varlığı gerekir. Örgüt üyesi, öncelikle örgütün hiyerarşik yapısına dahil olan kişidir. Hiyerarşi, örgütteki emir-komuta zinciri ve alt-üst ilişkisidir. Terör örgütüne üye olma suçunun maddi unsuru hiyerarşik yapıya dâhil olmaktır. Yargıtay da, hiyerarşik yapıya dahil olan, yani örgütle organik bağ kuran kişileri örgüt üyesi kabul etmektedir. Yargıtay, fiziksel varlığı olmayan bu bağı tespit için bazı kriterleri esas almaktadır. Bunlar; örgütsel faaliyetlerdeki süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluktur. Bu üç kriterin “birlikte” bulunması gerekir ve örgütsel faaliyetleri çeşitli, sürekli ve yoğun kişiler hiyerarşik yapıya dahil olmuş kabul edilir. Bu üç kriter, örgüt üyesi ile yardım edeni ve örgüt adına suç işleyenleri ayıran ölçüttür.

Ancak her faaliyet örgütsel olarak kabul edilemez. Örgütsel faaliyet; örgütün nihai amacına hizmet eden ve örgüt talimatı ile yapılan faaliyettir. Örneğin, Yargıtay kararları gereğince, “sempatizan” olmak suç değildir.

Kısaca, TCK ve Yargıtay uygulaması gereğince bir kişinin terör örgütü üyesi olarak kabulü; bu kişinin terör örgütü olduğunu ve nihai amacını bildiği yapının mensubu olmayı hür iradesiyle istemesine, bilerek ve isteyerek bu örgütün hiyerarşik yapısına dahil olmasına ve yine bilerek ve isteyerek çeşitli, sürekli ve yoğun örgütsel faaliyetlerde bulunmasına bağlıdır. Güncel yargılamalarda ise; çocuklarını okula göndermek, gazete aboneliği, barışçıl dini sohbetlere katılmak, bankacılık faaliyetlerinde bulunmak, bir iletişim programı kullanmak ve sendika-dernek üyeliği gibi faaliyetler yasal ve rutin olmalarına rağmen, Hükümeti ve anayasal düzeni ortadan kaldırmaya yönelik faaliyetler olarak kabul edilmektedir. Ancak bu kabulün hiçbir hukuki bir değeri ve karşılığı yoktur.

BUNDAN SONRA NE OLACAK?

Türkiye’de şu an terör mevzuatı ve yerleşik Yargıtay içtihatları uygulanmamaktadır. Gülen Hareketine sempati duymak ya da bir şekilde yasal faaliyetlerine katılmak örgüt üyeliği için yeterlidir. Bu faaliyetin 40 yıl ya da 5 yıl önce gerçekleştirilmesinin mahkemeler açısından bir önemi yoktur. Bir ihbar, bir gizli tanık beyanı, ankesörle aranmak ya da Bylock kullanmak çok ağır cezalar almak için yeterlidir. Daha vahimi de, bu uygulamaların Yargıtay ve Anayasa Mahkemesince içtihat haline getirilmesidir.

Türkiye’de hali hazırda, onlarca vakıf, cemaat ve grup vardır ve bunların da çok sayıda derneği, yayın organı ve okulu bulunmaktadır. Bu gruplar içinde, her meslek grubundan insan yer aldığı gibi, bu kişilerin kendileri ve eşleri bu gruplarca gerçekleştirilen toplantılara katılmakta, çocuklarını bu okullara göndermekte ve derneklerine bağış ve yardımda bulunmaktadırlar. Hatta bu faaliyetler de, Gülen Hareketinde olduğu gibi Devletin en üst makamları tarafından takip edilmekte ve desteklenmektedir. Kısaca, şu an bu faaliyetler yasal kabul edilip Devlet tarafından teşvik edildiği gibi, bu faaliyetlere kimin ne zaman katıldığı da çok iyi bilinmekte ve kayda alınmaktadır.

Özellikle 15 Temmuz yargıç ve savcıları bu durumu çok iyi bilmektedir. Zira basında genişçe yer aldığı üzere; 2014 HSYK seçimlerinde görevdeki hâkim ve savcıların tamamı Adalet Bakanlığında kurulan bir komisyon marifetiyle ailevi yapılarına, siyasi görüşlerine ve mezheplerine kadar fişlenmiş, ortaya çıkan sayılara göre de gruplara kontenjan ayrılmıştır. Bu sayede, Yargıtay üyeliği ve Daire başkanlıkları ile unvanlı görev tabir edilen görevlerden hangi gruba ne kadar verileceği belirlenmiş ve halen bu uygulama devam etmektedir.1 Kısaca, Devlet tüm kamu personelini fişlemiştir.

İşte, tehlike ve korku burada ortaya çıkmaktadır. Siyasal iktidarın el değiştirmesi ya da gücün başka bir gruba geçmesi halinde, şu an Gülen Hareketine reva görülen uygulamalara başka bir yapı ve oluşumun maruz kalması pekâlâ mümkündür. Zira hukuk güvenliği yoktur ve iki polis, bir savcı ve bir sulh ceza hakimiyle bir yapı, oluşum ve hatta siyasi partinin silahlı örgüt kabulü mümkün hale gelmiştir. Ayrıca, bu uygulamaların hukuki zemini de Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi içtihatlarıyla oluşturulmuştur. Yani, her hukuksuzluğun mazereti ve kılıfı hazırdır.

HER VATANDAŞ TEHLİKE ALTINDADIR!

Şu an iktidara yakın bir cemaatin, vakfın ve derneğin faaliyetlerine katılıp, bu faaliyetlere arkadaşlarını davet eden, çocuklarını bu yapı ve oluşumların okullarına gönderen, bağış ve yardımda bulunan bir kişinin, acaba bu yapı ve oluşumun ileride “terör örgütü” kabul edilmesi ihtimaline binaen, hangi hususlara dikkat etmeli, neleri öngörmeli ve hangi tedbirleri almalıdır?

Bu kişi, dahil olduğu yapının nihai amacının aslında anayasal düzeni ya da Hükümeti ortadan kaldırmak olup olmadığını tespit için hangi hususları araştırmalıdır?

Bu kişi, hiçbir cebir ve şiddet içermeyen yasal faaliyetlerde bulunsa bile, ileride bu yapının mensubu olduğu iddia edilen tanımadığı kişilerce gerçekleştirilen vahim bir eylem sonucu yirmi yıl önceki yasal ve rutin faaliyetleri nedeniyle terör örgütü üyesi olarak yargılanmaması için hangi tedbirleri almalıdır?

Bu kişi, yirmi yıl sonrasını öngörmesi bakımından, çocuğunu göndereceği okulu, katılacağı toplantıları veya para yatıracağı bankayı hangi kritere göre belirlemelidir?

Bu soruların cevabı, hukuk devleti ilkesinde ve bu ilkenin doğal bir neticesi olan “hukuk güvenliği” ve “suç ve cezaların geriye yürümezliği” ilkelerinde mevcuttur. Zira bu ilkeler gereğince; Devletin denetimi ve gözetimi altında faaliyet gösteren bir bankada hesap açmak, bir okula çocuğunu göndermek, bir dernek veya sendikaya üye olmak, ülkede en çok satan gazeteye abone olmak gibi faaliyetler örgütsel kabul edilemeyeceği gibi bunların örgüt üyeliği suçlamasına dayanak yapılması da mümkün değildir. Eğer böyle bir suçlamada bulunulacaksa ve örneğin bankada hesap açtırmak kötü niyetli kabul edilecekse, kişinin bu bankanın bir terör örgütüne ait olduğu ve bu örgüte yardım etmek için hesap açtığı somut delillerle ispatlanmalıdır. Bu faaliyetler, kişi ile bir terör örgütü arasındaki organik bağı değil, sadece bir yapı, oluşum ya da cemaatle ilişki ve bağlantıyı gösterir ve en fazla “cemaatsel faaliyet” kabul edilebilir. Her cemaat üyesinin, terör örgütü üyesi kabulü hukuki olmadığı gibi ahlaki ve insani de değildir.

NE YAPILMALIDIR?

15 Temmuz yargıç ve savcıları beş yıldır sistemli, yaygın ve örgütlü şekilde TCK’nın 77 ve 78. maddelerinde ifadesini bulan “insanlığa karşı suç” işlemektedirler. Suç hanelerini ve hukuk geri geldiğinde alacakları cezaları daha da arttırmamak adına, her hangi bir yasal değişikliğini veya reformu beklemeden, terör mevzuatını düzgün şekilde uygulamalı ve bu konuda Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarını göz önünde bulundurmalıdırlar.

Güncel yargılamalarda şüpheli veya sanık olanlar da; usule ve esasa ilişkin hataları savunmalarında, temyiz dilekçelerinde ve AİHM ve BM başvurularında ısrarla dile getirmelidirler.

Hiçbir yargı düzeni bu kadar hukuksuzluğu sonsuza dek devam ettiremez. Özellikle AİHM ve BM, binlerce kez tekrarlanan hukuksuzluklar tespit için zaman kaybına müsaade etmez ve ilgili devletten bu hukuksuzluğu kaynağında çözmesini ister. Türkiye açısından da, yakın gelecekte olacak budur.

Bu nedenle, sonuna kadar hukuki mücadeleye devam edilmelidir.

DİPNOTLAR:

(1) https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/baris-terkoglu-ve-baris-pehlivanin-yeni-kitabi-yargidaki-durumu-ortaya-koyuyor-1795420