SUÇ ÖRGÜTÜ İLE SİLAHLI ÖRGÜTÜN FARKLARI VE SİLAHLI ÖRGÜTTE MİLAT TARİHİ

393

SUÇ ÖRGÜTÜ İLE SİLAHLI ÖRGÜTÜN FARKLARI VE SİLAHLI ÖRGÜTTE MİLAT TARİHİ

Bu yazıda; suç örgütü ve silahlı örgütün farklarına, 15 Temmuzdan sonraki “silahlı örgüt” yargılamalarının nasıl “suç örgütü” mantığıyla yapıldığına ve silahlı örgüt üyeliğinin tayininde milat kabul edilecek tarihin ne olması gerektiğine yer verilmiştir.

1. Genel Olarak

Yargılanacak her uyuşmazlıkta biri “maddi”, diğeri “hukuki” olmak üzere iki meselenin çözümü gerekir. Maddi mesele, failin sübut bulan eylemlerinin tespitidir. Hukuki mesele ise failin sübut bulduğu kabul edilen eyleminin hukuki nitelendirmesinin (tavsif) yapılmasıdır.

Silahlı örgüt üyeliği suçunda çözümlenmesi gereken maddi mesele, failin örgütün hiyerarşik yapısına dahil olup olmadığıdır. Hukuki mesele ise failin eyleminin hangi ceza normu kapsamına (TCK m.220-314, TMK 7/yönetici-üye-yardım) girdiğinin belirlenmesidir. Diğer suçlardan farklı olarak örgüt üyeliği suçunda hukuki tavsif, failin içinde bulunduğu yapının vasıflandırmasına bağlıdır.

Örgütlü suçlarda failin içinde bulunduğu yapının niteliği, failin eyleminin suç vasfını da gösterir. Failin içinde bulunduğu yapı suç örgütü kabul ediliyorsa TCK’nın 220; terör örgütü kabul ediliyorsa 3713 sayılı Yasanın 7/1 ve silahlı örgüt kabul ediliyorsa TCK’nin 314. maddesindeki suçlar oluşacağından ve fail bu maddelerden cezalandırılacağından, örgütün niteliği failin fiilinin suç vasfını da belirler. Bu nedenle, örgütlü suçlarda öncelikle örgütün hukuki nitelendirmesinin yapılması gerekir.

Bir yapıyı suç örgütü olarak kabul etmek, bu yapıda TCK’nın 220. maddesindeki unsurların, silahlı örgüt kabul etmek de TCK’nın 220, 314 ve 3713 sayılı Yasanın 1 ve 7. maddelerindeki unsurların (nihai amaç, elverişlilik, temadi, üç kişi, silah vs) bulunduğunu tespit etmek anlamına gelir ki; bu işlemler birer hukuki nitelendirmedir. Bu aynı zamanda bu örgüt mensuplarının suç vasfını da belirlemektir. “Hukuki nitelendirme” veya “suç vasfını belirleme” yetkisi Anayasanın 9. maddesi gereğince yalnızca “bağımsız ve tarafsız mahkemelere” aittir.

Hukuki nitelendirme, gerek suç örgütünde gerek terör örgütünde ve gerekse silahlı örgütte aynı şekilde yargı tarafından yapılır, bunun istisnası yoktur. Bu nedenle, Yargıtay ve ilk derece mahkeme kararlarında yer verilen; “suç örgütünün kabulü için mahkemenin bu yönde bir tespit yapması zorunlu değildir” şeklindeki kabul hukuki değildir. Yargı hukuki tavsif yapmadan, idari mercilerin vasıflandırmasıyla bir yapının suç örgütü olarak kabulü ve mensuplarının cezalandırılması mümkün değildir. Örneğin, kolluk birimlerinin bir yapıyı dolandırıcılık örgütü olarak vasıflandırmasının hukuken hiç bir anlamı olmadığı gibi MGK’nın bir yapıyı silahlı örgüt olarak vasıflandırmasının da bir anlamı yoktur. Zira bu vasıflandırmayı ancak yargı yapabilir.

2. Suç Örgütü ve Terör Örgütü Yargılamalarının Farkları

Suç örgütleri ile terör örgütlerinin hukuki tavsifi farklı olup özellikle terör örgütleriyle ilgili; “bir yapının terör örgütü olduğuna ilişkin mahkemelerce verilen bir karar olmadan o yapının mensubunu terör örgütü üyeliğinden cezalandırmanın mümkün olmayacağına ilişkin” kuralın varlık sebebi de bu farklardan doğmaktadır. Ancak, suç örgütü ile terör örgütü vasıflandırmasındaki farkı gözden kaçıran yargıçlar, terör örgütü yargılamalarını suç örgütü mantığıyla yaptıklarından yanılgıya düşmektedirler.

Suç örgütlerinden farklı olarak, terör örgütü üyeliğinden mahkumiyet için mahkeme kararı aranmasının iki nedeni vardır:

Birinci neden/fark: Bir suç örgütünün kurulmuş sayılması için suç işleme amacı yeterli olup ayrıca suç işlenmesine gerek yoktur. Oysa terör örgütünün kurulmuş sayılması için; “suç teşkil eden bir eylem gerçekleştirilmesi” gerekir. Bu ifade, 3713 sayılı Kanunun 1. maddesindeki terör tanımına 2003’de 4928 sayılı Yasa ile eklenmiştir. Hiçbir suç işlememiş bir yapı bile “suç örgütü” kabul edilebilir. Ancak, henüz suç işlememiş bir yapının “terör örgütü” olarak kabulü mümkün değildir. Bir eylemin suç teşkil edip etmediği ancak kesinleşmiş mahkeme kararları ile tespit edilebildiğinden, bir yapının terör örgütü olup olmadığına da “suç işlenmesi üzerine yapılacak yargılama neticesinde” karar verilebilir.  Ayrıca, bir terör örgütünün varlığı için “cebir ve şiddet” kullanılması (TMK m.1); silahlı bir örgütün varlığı için buna ek olarak “silahlı mücadeleyi benimsemesi” (TCK m.314) gerekir. Yani, bir yapıya terör örgütü vasfını verecek yargıcın, o yapı tarafından işlendiği iddia edilen bir suçla ilgili de yargılama yapıyor olması, üstelik bu suçun cebir ve şiddet içermesi de gerekir ki; bu yargılamada bu suçun o yapı tarafından işlendiğine ve bu yapının bir terör örgütü olduğuna karar verilebilsin. Dolayısıyla, “örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmiş ve cebir, şiddet ya da silah kullanılan bir suç” hakkında yargılama yapmayan, örneğin sadece üyelikten yargılama yapan bir mahkeme o örgüte terör örgütü vasfını veremez.

İkinci neden/fark: Suç örgütüyle ilgili yargılama bir kez yapılır (tek dava). Örneğin bir uyuşturucu örgütünün yargılaması bir kere yapılır ve o örgütün tüm mensupları ve gerçekleştirdikleri tüm eylemler (suçlar) bu tek dosyanın konusudur. Bu tek dosyada hem örgütün vasfı (uyuşturucu/yağma/hırsızlık) ve hem de mensuplarının suç vasfı (kurucu, yönetici, üye, yardım eden, adına suç işleyen) belirlenir; hüküm kesinleşince o suç örgütünün dosyası rafa kaldırılır. Bazen kaçak bir örgüt üyesinin sonradan yakalanması gibi çok istisnai durumlarda o dosya yeniden raftan indirilir.

Ancak, terör örgütlerinde durum böyle değildir. Zira terör örgütlerinin çok sayıda mensubu vardır ve aynı örgütle ilgili ülkenin her yerinde birbirinden bağımsız onlarca/yüzlerce dava açılır. Genel kural, bu davaların hepsinde ayrı ayrı hem örgüt vasfının (silahlı/silahsız terör örgütü veya suç örgütü) hem de o dosyada fail olarak yargılanan mensuplarının suç vasfının tespitidiri. Fakat bu yargılamaların tamamına yakınında, örgütün vasfını belirleyecek delil ve argümanlar bulunmaz. Çünkü bu yargılamalarda suç örgütünden farklı olarak, örgüt mensuplarının hepsi veya o örgütün gerçekleştirdiği eylemlerin/suçların tümü o dosyanın konusu değildir.

Yine, terör örgütünün varlığı için bir suç işlenmesi gerekse de, bu yargılamaların çoğunda fail tarafından işlenen bir suç yoktur ve fail sadece üyelikten yargılanmaktadır. Aynı şekilde, silahlı örgüt kabulü için örgütün yeterli ve elverişli silaha sahip olması gerekir. Oysaki bu yargılamalarda faillerin çoğunun silahı dahi yoktur ve örgütün işlediği suçlar ile sahip olduğu silahlar da başka yargılamaların konusudur.

Benzer şekilde, bir yapıya terör örgütü vasfını verebilmenin en önemli unsurları elverişlilik ve somut tehlikedir. Devletin güvenliği ve Anayasal düzen için somut tehlike yaratan örgüt elverişli hale gelmiş kabul edilir. Elverişliliği ve somut tehlikeyi tespit edecek tek makam olan mahkemenin, örgütün genel yapısı ve eylemleri hakkında bilgiye sahip olması yanında, o eylemlerin o yargılamanın konusu da olması gerekir. Zira yargılama konusu olmayan bir eylemin (suçun), o yapı tarafından gerçekleştirildiğine ve bu eylemin somut tehlike yarattığına o mahkeme tarafından karar verilemez. Aksinin kabulü, emniyetten gelen “bu yapının terör örgütü olduğuna” ilişkin bir bilgi notunun hakim tarafından tasdiki anlamına gelecektir.

Örgütün terör eylemleriyle irtibatının netleştirilmesi, şahsi ve örgütsel eylemlerin birbirinden ayrılması, amaç suçun ne olduğu, örgütün yurt genelindeki organik bütünlüğü, hiyerarşik yapısı ve etkinliğinin bütüncül bir bakışla değerlendirilmesi açısından, örgütün niteliğinin belirleneceği yargılamalarda fail ve fiil sayısı mümkün olduğunca geniş tutulur. Ancak, terör dosyalarında hakimler çoğunlukla örgütün genel vasfı hakkında karar verecek derecede örgütsel eylemler hakkındaki bilgi ve belgeye sahip değildirler. Ayrıca, bu bilgi ve belge o dosyaya eklenmiş olsa bile, o örgütsel eylemler bu yargılamanın konusu olmadığından ve hakim yargılamada iddianamedeki “fail ve fiil” ile bağlı (CMK m.225/1) olduğundan örgütün geneli hakkında vasıflandırma yapamaz.

İşte bu nedenlerle, terör örgütü yargılamalarında örgütün vasfı, o örgütün gerçekleştirdiği terör eylemlerinin yargılandığı davalarda (matuf eylem/amaç suç yargılamaları) tespit edilir. Diğer mahkemeler ise; örgütün tespit edilen bu vasfına itibar ederek, yargıladığı sanığın bu yapının mensubu olup olmadığına, eğer mensubu ise bu yapıya “terör örgütü” vasfını bilerek ve isteyerek dahil olup olmadığına ve vasfı bilerek ve isteyerek dahil olmuşsa örgüt üyeliği suçunun oluşup oluşmadığına karar verir. Örneğin Ankara’da silahlı eylemler yapan bir terör örgütünün mensupları hakkında Ankara mahkemelerinde yargılama yapılıp bu eylemlerin bu örgüt tarafından gerçekleştirilip gerçekleştirilmediğine ve bu yapının bir terör örgütü olup olmadığına karar verilebilir. Ancak, bu örgütün Eskişehir de yakalanan bir üyesinin yargılamasında, bu örgütün vasfının tayin edilmesi mümkün değildir. Zira Ankara’daki eylemler Eskişehir’deki davanın konusu olmadığından, Eskişehir hakimi bu eylemlerin (suçların) bu yapı tarafından gerçekleştirildiği konusunda karar veremez. Yine, örgütün elverişlilik, hiyerarşi, somut tehlike, temadi gibi unsurları da bu “tek sanıklı” davada değerlendirilemez. Eskişehir hakiminin bu yargılamada durma kararı yada bekletici mesele ile Ankara mahkemesinin vasıflandırmasını beklemesi ve sonucuna göre karar vermesi gerekir. Başka bir ceza davasının konusu olan bu hususu Eskişehir hakimi “nisbi muhakeme” yoluyla da çözemez.

Kısaca; “suç örgütlerinden” farklı olarak, suç işlememiş bir yapı “terör örgütü” kabul edilemeyeceğinden ve terör örgütü üyelerine ait her dosyada örgütün geneli hakkında bir vasıflandırma yapılması mümkün olmadığından, bir yapıya mensup olanların TCK’nın 314. maddesinden cezalandırılması, bu yapı hakkında daha önce verilmiş ve kesinleşmiş bir örgüt kabul kararının varlığına bağlıdır.

3. Gülen Hareketinin Silahlı Örgüt Kabul Edildiği Karardaki Hatalar

16. Ceza Dairesi ve Ceza Genel Kurulu, yukarıdaki açıklamaların tam tersine, silahı bile olmayan, cebir ve şiddet kullanmayan iki hakimin yargılamasında Gülen Hareketini silahlı örgüt kabul etmişlerdir. Yani, “silah olmayan” bir davada “silahlı örgüt” kabulü yapılmıştır. Yargıtay bunu yaparken, tüm hukuk ilkelerini çiğneyerek kendi iddianamesinin konusu olmayan ve başka dosyalarda yargılaması devam eden 15 Temmuz olaylarını bu yapının gerçekleştirdiğine karar vermiştir. Aslında Yargıtay’ın yaptığı, emniyetin noterliğinden başka bir şey değildir. Zira Emniyetten gelen bilgi notlarına göre örgüt kabulü yapılmıştır. Ancak, Gülen Hareketi bir terör örgütü olarak kabul edilecekse; bu kabulün ancak bu yapı tarafından gerçekleştirildiği iddia edilen vahim/matuf eylem yargılamalarında, yani 15 Temmuz olaylarıyla ilgili yargılamalarda yapılması gerekirdi. Diğer mahkemeler de bu yargılamalarda yapılacak hukuki tavsifin kesinleşmesini beklemeli ve bundan sonra TCK’nın 314. maddesinden mahkumiyet kararı vermeliydiler.    

4. Güncel Yargılamalardaki Yanlış Bir Değerlendirme

Güncel yargılamalarda Yargıtay ve yerel mahkemeler tarafından şu hususlara yer verildiği görülmektedir; “Anılan yapının bir terör örgütü olduğu konusunda mahkemeler tarafından verilen bir karar olmadığından terör örgütü olarak kabulüne olanak bulunmadığı ileri sürülebilir ise de; bir oluşumun suç örgütü olarak faaliyette bulunması her zaman mümkün olup, suç örgütünün kabulü için mahkemenin bu yönde bir tespit yapması zorunlu değildir. Aksi düşüncenin kabulü örgüt kararı kesinleşinceye kadar gerçekleşen zaman dilimi içerisinde örgütsel faaliyet çerçevesinde üyeleri tarafından işlenen suçların oluşmayacağı anlamına gelir ki bu durum suç ve yaptırım teorisine aykırıdır. Bu nedenle suç tarihi itibariyle ismi geçen yapının örgüt olduğuna ilişkin bir karar verilmemiş olması, açıklanan ilkeler doğrultusunda tipik hareketi gerçekleştiren sanıkların, yasal yönden sorumlu tutulmalarına engel teşkil etmeyecektir.”

Bu ifade kesinlikle yanlıştır. Bu ifadeyi yazan hakim, ya örgütün “kuruluş tarihi” ile örgütün yargı tarafından “kabul edildiği” tarihleri karıştırıyor ya da aynı sanıyor olmalıdır. Silahlı örgütün kuruluş tarihi ile bu yapının silahlı örgüt olarak kabul edildiği/vasıflandırıldığı tarihler farklıdır. Silahlı örgütün kuruluş tarihinden sonra ve örgüt kabul kararı kesinleşmeden önce örgütsel faaliyet çerçevesinde işlenen suçların da cezalandırılacağında şüphe yoktur.

5. Örgütün Kuruluş Tarihi ile Örgüt Kabulünün Yapıldığı Tarih Farklıdır

Örgütün “kuruluş tarihi” ile “örgüt kabulünün yapıldığı tarih” farklıdır ve öncelikle bu kavramların ne anlama geldiğinin açıklanmasında fayda vardır. Her örgütün bir kuruluş tarihi vardır ve bu tarih “örgüt kurma” suçunun da suç tarihidir. Bir örgüt, tüm unsurlarıyla tamamlandığı anda kurulmuş sayılır. Bir yapılanmayı silahlı örgüte dönüştüren en önemli unsur elverişliliktir. Zira elverişlilik, en son tamamlanan unsurdur. Örgüt; üye, silah ve yapılanma açısından nihai amacını gerçekleştirmeye elverişli hale geldiği anda kurulmuş olur. Elverişlilik, somut tehlikenin gerçekleşmesi anlamına gelir ki; silahlı örgütler için Devletin güvenliği ve anayasal düzen için somut tehlike yaratan örgüt, elverişli hale gelmiş ve kurulmuş kabul edilir.

Yargısal uygulamada somut tehlike, matuf/vahim eylemdir. Örgütün ciddi, ağır ve yakın tehlike oluşturduğu, bir suç işlediği ve silahlı mücadele yöntemini benimsediği gibi hususlar hep vahim/matuf eylemle ortaya çıkar. Matuf eylem gerçekleştiren örgüt, somut tehlike haline gelmiştir ve amaç suç için elverişlidir. Bu nedenle, matuf eylem tarihi silahlı örgütün kuruluş tarihidir. Matuf eylem yargılamasında da bu yapıya silahlı örgüt vasfı verilir. Matuf eylem yargılamasında verilen kararın kesinleşmesiyle birlikte, bu yapı “silahlı örgüt” olarak kabul edilir. Yani kesinleşme tarihi, “örgüt kabul” tarihidir.    

Örneğin, 2010 yılında matuf eylem (bombala, adam öldürme vb.) gerçekleştiren bir yapıya mensup kişiler hakkında dava açılsa ve 2020 yılında bu matuf eylemin bu yapı tarafından örgütsel faaliyet çerçevesinde gerçekleştirildiği ve bu yapının silahlı örgüt olduğu kabul edilip bu karar kesinleşse, bu silahlı örgütün kuruluş tarihi 2010, örgütün silahlı örgüt olarak kabul tarihi 2020’dir. Örgütün kuruluş tarihi olan 2010’dan sonra örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlar var ise bunların cezalandırılacağında ve örgüt üyeliği suçunun 2010’dan sonraki yıllar için de oluşacağında şüphe yoktur.

6. Vahim Eyleme İştirak Etmemiş Kişiler Açısından Örgüt Üyeliğinde Milat Tarihi

Örgüt kabul kararının, yani bir yapının silahlı örgüt olarak kabul edildiğine ilişkin mahkeme kararının kesinleşme tarihi, “matuf eylem gerçekleştiren kişiler dışındaki örgüt mensuplarının” yargılamaları açısından çok önemlidir. Zira diğer örgüt mensuplarının hukuki durumu bu tarih esas alınarak belirlenir ve bu kişilerin durumu kuruluş ve kabul tarihlerine göre üç dönemde ele alınır. Şöyle ki; silahlı örgüt mensubiyetine ilişkin suçlar doğrudan kastla işlenir. Fail, üyesi olduğu yapının “silahlı bir örgüt” olduğunu bilerek ve isteyerek bu yapıya mensup olmalıdır. Silahlı örgütler, matuf eylemle kurulurlar, ancak bunun kesinleşmesi ve herkes için aleniyet kazanması Yargıtay onaması ile gerçekleşir. Bu nedenle;

a. Örgütün kuruluş tarihinden önce (örneğimizde 2010) bir örgütün varlığı kabul edilemeyeceğinden ve henüz kurulmayan bir örgüte de üye olunamayacağından; bu tarihten önce bu yapılanma içinde yer alan kişiler TCK’nın 314. maddesinden sorumlu tutulamazlar (birinci dönem).

b. Örgütün kuruluş tarihi (ilk vahim/matuf eylem tarihi) ile Yargıtay’ın onama tarihi arasında (örneğimizde 2010 ila 2020 arası), ortada bir silahlı örgüt “iddiası ve şüphesi” vardır ancak yargı henüz vasıflandırmada son noktayı koymamıştır. Bu nedenle, bu zaman aralığında bu yapılanma içinde bulunanların kural olarak yapılanmanın silahlı terör örgütü olduğunu BİLMEDİKLERİ kabul edilir. Suç tarihi bu araya tekabül eden (örneğin 2013 yılında) kişiler hakkında mahkumiyet kararı verilebilmesi, bu kişilerin, 2010 yılındaki matuf eylemi bu yapının gerçekleştirdiğini bildiklerinin ispatına bağlıdır. 2013 yılında örgütün vasfı henüz kesinleşmediğinden, faili cezalandırmak bakımından örgütün vasfını bilmekten ziyade, örgüte bu vasfı veren matuf eylemin bu örgüt tarafından gerçekleştirildiğinin bilinmesi önem arz eder (ikinci dönem).              

c. Silahlı örgüt kabulünün Yargıtay tarafından onanmasından sonra (örneğimizdeki 2020 yılı) silahlı örgütün varlığı aleniyet kazanmış olacağından; bu tarihten sonra yapılanma içine giren veya kalmaya devam eden kişilerin kural olarak bu yapının silahlı örgüt olduğunu BİLDİKLERİ kabul edilir (üçüncü dönem).

Güncel yargılamalarda yaşanan sorunların en önemli nedeni; 16. Ceza Dairesi ve Ceza Genel Kurulu’nun matuf eylem yargılaması olmadan örgüt kabulü yapmaları ve konuyla ilgili ilk kararlarında Gülen Hareketinin temellerinin 1966 yıllarında atıldığını vurgulayıp hangi tarihte silahlı örgüte dönüştüğü hususunu açık bırakmaları, yani Gülen Hareketinin kuruluş tarihine ilişkin bir belirlemede bulunmamalarıdır. Hakimler de çok eski tarihli faaliyetleri bile, o tarihte bu yapının silahlı örgüte dönüştüğüne dair bir tespit olmasa da, mahkumiyete esas almaktadırlar. Ancak, silahlı örgüt kurma suçu ani suçtur ve bu suça teşebbüs mümkün değildir. Yani, silahlı örgütün tek bir kuruluş tarihi vardır, bu tarih zamana yayılmaz ve belirli bir gündür. (1) Bu nedenle, bu tarihten önce yapı içinde bulunanlar silahlı örgütten sorumlu tutulamaz.   

7. Güncel Yargılamalarda Milat Tarihi

Yargıtay’ın yerleşik uygulaması gereğince; bir örgütün, ilk matuf eylemi ile silahlı çeteye (eski TCK m. 168, yeni TCK m. 314) dönüştüğü kabul edilir. Bu tarih örgütün kuruluş tarihi olarak belirlenip mensupları da bu tarih esas alınarak cezalandırılır.

Gülen Hareketinin ilk matuf eylemi 15.7.2016 tarihli olaylar kabul edildiğine göre, bu yapının silahlı örgüte dönüştüğü tarih ancak bu tarih olabilir. 15.7.2016 tarihli olaylarla ilgili yargılamalarındaki hukuki tavsifin kesinleştiği tarih de (27/9/2017) örgütün silahlı örgüt olarak kabul edildiği tarihtir. Ancak, güncel yargılamalarda bu tarihler hiç dikkate alınmamakta ve tam tersine bu yapının silahlı örgüte dönüştüğü tarih olarak kabul edilmesi mümkün olmayacak yıllar için bile mahkumiyet kararları verilmektedir. Örneğin, örgütün kurucu ve yöneticisi olduğu iddia edilen Fethullah Gülen hakkında “terör örgütü kurma ve yönetme” suçundan verilen beraat kararı 2008’de Ceza Genel Kurulu kararıyla kesinleşmesine rağmen, bu tarih ve beraat kararı hiç dikkate alınmamakta ve bu tarihten önce örgütün kurulduğu ve var olduğu kabul edilerek insanlar cezalandırılmaktadır.

Yine 90’lı, 2000’li veya 2008’den sonraki yıllarda da örgütün kurulduğu ve varlığı hukuka aykırı olarak kabul edilmektedir. Ancak yukarıda yer verildiği üzere, terör örgütünün kurulması ya da terör örgütüne dönüşmesi için bir suç işlemesi gerekir. Oysa bu tarihlerde Gülen Hareketinin örgütsel faaliyeti kapsamında işlediği herhangi bir suç gösterilemediği gibi bu konuda verilmiş bir mahkumiyet kararı da yoktur. Zira 2003 yılında bu yapı içinde bulunan bir kişiyi üyelikten mahkum etmek için, bu yapının 2003’de bir suç işlediğinin de ispatı gerekir. Çünkü henüz suç işlememiş bir yapının TMK’nın 1. maddesi gereğince terör örgütüne dönüştüğü kabul edilemeyeceği gibi henüz suç işlemeyen bir yapıya mensup kişiler de terör örgütü üyesi olarak kabul edilemezler. 

Sonuç  

Bir yapı ya da oluşumun silahlı örgüt olarak kabulü için bu örgüt tarafından geçekleştirildiği iddia edilen vahim nitelikli eylemlere (cebir/şiddet/silah içeren suçlara) ilişkin yargılamalarda silahlı örgüt kabulü yapılması ve bu kararın kesinleşmesi gerekir. Zira ilk matuf eylem yargılamasının ve silahlı örgüt kabulünün kesinleşmesi diğer yargılamalar için hukuken bir “ön mesele”dir ve öncelikle bu meselenin çözümü gerekir. Silahlı örgüt mensubiyetine ilişkin davalarda bu ön meselenin çözümü “bekletici sorun” yapılmalı ve sonucuna göre karar verilmelidir. Çünkü burada zorunlu bekletici mesele vardır. 15 Temmuz yargılamalarında vahim nitelikli kabul edilen eylemler 15 Temmuz 2016 tarihli eylemlerdir (Genelkurmay çatı, Akıncı ve Kara havacılık davaları) ve bu eylemelere ilişkin yargılamalarda henüz kesinleşmiş bir karar yoktur. Her ne kadar 15 Temmuz olaylarının Gülen hareketi tarafından gerçekleştirildiği iddia edilerek bu hareket Yargıtay 16. Ceza Dairesi tarafından silahlı örgüt kabul edilip bu karar Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından onansa da, bu dosyanın konusu 15 Temmuz olayları değildir. Kaldı ki, bu dosyanın sanığı olan iki hakimin vahim nitelikte eylemleri olmadığı gerekçesiyle haklarında TCK’nın 312. maddesinden beraat kararı verilmiştir. Ancak, emsali görülmemiş şekilde Yargıtay vahim nitelikli bir eylem olmayan bu dosyada Gülen hareketini silahlı örgüt kabul etmiştir. Yüz yıllık Yargıtay uygulamasına aykırı bu karar emsal kabul edilerek ve başka hiçbir araştırma yapılmadan yerel mahkemeler tarafından on binlerce kişiye ceza verilmiştir. Kısaca, 15 Temmuz yargılamalarında vahim nitelikli eylemelere ilişkin yargılamalar kesinleşmeden ve daha ilginci bu eylemlerle ilgili henüz bir karar verilmeden silahlı örgüt kabulü yapılması hukuka aykırıdır.

Yine bir an için Yargıtay’ın Gülen hareketini silahlı örgüt kabul ettiği kararı doğru ve bu hareketin Yargıtay Ceza Genel Kurulunun karar tarihi (26/9/2017) itibariyle silahlı örgüt olduğu kabul edilse bile, ne bu tarihten önce ne de sonraki yargılamaların hiç birinde sanıkların, Yargıtay kabulünde olduğu şekliyle, bu hareketin “hükümeti ortadan kaldırma” nihai amacını bildikleri ve istedikleri araştırılmamış ve suçun manevi unsuru görmezden gelinerek kişilere çok ağır cezalar verilmiştir. Aynı şekilde, ispat yükü tersine çevrilerek ve yukarıda anlatıldığı şekliyle tamamına yakını birinci ve çok azı ikinci döneme denk gelen bu yargılamalarda sanıkların silahlı örgüt üyesi olmadıklarını ispat etmeleri istenmiştir. Kişilerin terör örgütü üyesi olduklarına ilişkin delil olarak ileri sürülen hususların hepsi zamanında yasal ve rutin faaliyetleridir. Yani 15 Temmuz günü suç olmayan hususlar 16 Temmuz’da suç kabul edilmiştir. Ayrıca, delil olarak ileri sürülen hususların hiç birisi bir kişinin darbeye teşebbüs eylemeni bildiğini değil, en fazla bir kişinin Gülen hareketiyle olan irtibatını gösterir ki, bir yapı, oluşum ya da hareketle irtibatlı olmak bir kişiyi terör örgütü mensubu yapmaz. Kısaca, 15 Temmuz yargılamalarında silahlı örgüt mensubiyeti için suçun manevi unsurunun varlığı araştırılmadan kararlar verilmiş ve verilmeye devam edilmektedir.   

DİPNOT

  1. EKİM örgütünün ..Yargıtay içtihatlarına göre 27.7.1996 tarihinden itibaren silahlı çete niteliğinde bulunduğu nazara alınarak sanıklardan ENŞ’in TCK.nun l68/2, diğer sanıkların eylemlerinin TCK.nun l69.maddeleri kapsamında değerlendirilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi…” Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 19/4/1999 T., 1999/2861 E., 1999/1805 K. sayılı kararı.